Gönderen Konu: “Tesadüfe tesadüf etmek mümkün degildir"  (Okunma sayısı 848 defa)

MASI

  • Yönetici
  • Kahraman Üye
  • *****
  • İleti: 2448
“Tesadüfe tesadüf etmek mümkün degildir"
« : 26 Temmuz 2015, 01:59:15 »
İstatistik bilimi, ihtimal sayısı 10^50  (10 üzeri 50 diğer deyişle 1 yanında 50 sıfır) den fazla olunca "tesadüflük mümkün değildir" der.

DNA zincirinin diziliş ihtimali ise 10 üzeri 652 dir. Bu durumu Op. Dr. Kemal Tekden şu veciz cümle ile özetlemiş;
“Tesadüfe tesadüf etmek mümkün degildir".

http://www.kemaltekden.com/insanin-sirri


-----------
Değerli arkadaşlar, bugün sizlere en gizemli, en az bilinen konudan ...


Op. Dr. Kemal Tekden

Değerli arkadaşlar, bugün sizlere en gizemli, en az bilinen konudan bahsedeceğim, insandan. Kendimizi bildiğimizi sanıyoruz, ama ne kadar az bildiğimizi göreceksiniz. Bu konferansın maksadı bir farkındalık oluşturmaktır.Sair Hayali “Ol mâhiler ki derya içredir deryayı bilmezler” diyor. Yani, balıklar denizin içinde yasarlar ama denizi bilmezler.


Ol mâhîler ki derya içredir

Aslında insanlardan bahsediyor. Müthiş bir âlem içinde yasayan insan ne kendini, ne de alemi tanıyor. Tarih boyunca bu yüzden sormuştur: ben neyim, nereden geldim, nereye gidiyorum?” diye. insanı tanımak için önce birlikte büyük kâinata (evrene) bakalım. Dışımızda ve içimizde muazzam âlemler var. Aslında size makrokozmozdan (büyük âlemden) mikrokozmoza (küçük âleme) seyahat yaptırmaktır amacım. Yani, kâinattan hücreye. Eskilerin kitâb-i ekber (büyük kitap) dedikleri evrenle içimizdeki en küçük yapı olan hücre arasındaki konumumuzu belirleyelim. Dünya diğer gezegenlere bakınca büyük görülüyor. Ama güneşle mukayese edince oldukça küçük kalıyor. Güneş büyük mü peki? Samanyolu galaksisinde yer alan 4 milyar yıldızın ortalama büyüklüğü güneşten fazla. Kâinatta yaklaşık 4 milyar da galaksi olduğu düşünülünce nasıl muazzam bir çevrede yaşadığımızı düşünün. Samanyolu galaksisine baktığımızda güneş adeta bir nokta gibi görülüyor, dünyanın ise esamesi okunmuyor. Bizim ufacık yer kapa bilmemiz için adeta birbirimizi öldürmekten çekinmediğimiz dünya o boyuttan bakıldığında bir hiç mesabesinde. insanın o düzlemde boyutunu bir düşünün. Neredeyse “yok” hükmünde. Moralimiz bozuluyor bu durumda.


İlim İlim Bilmektir

Dünyaya yasadığımız çevreye dönersek; birçok mahlukatla dünyayı paylaşıyoruz. insanoğlu, beş duyusuyla çevre ile irtibatını sağlıyor. Büyük oranda ve değişik boyutlarda hayvanlar da öyle. Boyutuna göre en güçlü yaratık hangisi diye araştırdığımızda karşımıza kaplan çıkıyor. Kaplan özellikle pençeleriyle mahluklar içinde en güçlü konumda. Çita isimli bir hayvan, en hızlı kosan seçilmiş. 100 metre hiza 3,5 saniyede çıkıyor. En güçlü koku alma duyusu köpekte. Yarasaların bizim duyduğumuzun çok üzerinde frekanslarda sesi işittiği tespit edilmiş. Kartal ise bize göre çok daha güçlü görme melekesine sahip. Bütün bunları düşününce insan beş duyudan sınıfta kalıyor.


Uzak Görüş

Fakat gördüğümüz kadarıyla milyonlarca yıldır hayvanlar konumlarına, statülerine razılar. On milyon yıl önce bir arı ne yapıyorsa bu günde aynısını yapmaktadır. Bir maymuna daktilo yazmayı öğretebilirsiniz ama yıllarca tuşlara bassa bir manalı  cümle yazamaz. Bu sebeple hayvanlar, statükolaranın dışına çıkamadıkları için kültür ve medeniyet oluşturamamışlardır. insan öylemi ki? Bunu araştıracağız iste bu konferans boyunca.Evet, insan kâinatta boyut olarak hiçlik noktasında. Ayni zamanda bedenî üstünlükleri de hayvanlara kaptırmış görünüyor. O halde insan nedir ve üstünlükleri nedir, neden değerlidir? Simdi bunu soruşturalım.

İnsan Makine mi?

insanı makineye benzetenler olmuş. Bir bilim adamı bir illustrasyon
yapmış insana benzeyen. O görüntüye göre, insanin vücudu bir fabrika gibi ve içinde yüzlerce insan çalışıyor. Ama bütün fonksiyonları  müthiş bir gürültü ile faaliyet gösteriyor. Zaman zaman birçok çarklının yağlandığı bu fabrika insan olamaz diyoruz. Çünkü biz eklemlerimizi yağlama ihtiyacı hissetmiyoruz, ayrıca sindirim sistemimiz veya diğer organlarımız çevreyi rahatsız edecek hiçbir gürültü çıkarmıyor. O fabrika sevinmiyor, hüzünlenmiyor, en ufak bir duygu belirtisi göstermiyor. O halde insana materyalist gözle bakmamız mümkün görülmemektedir.


O bir mucize insan, anneden ve babadan gelen birer hücrenin birleşmesiyle meydana gelen bir hücrenin çoğalması sonucu ortaya çıkan yaklaşık yüz trilyon hücreden oluşmaktadır.


Birden Trilyonlara

Bu gelişim, son derece kompleks bir durumdur. Yaklaşık 9 ay kadar anne karnında geliştikten ve dünyaya uyumlu hale geldikten sonra bir mucize olarak doğmaktadır. Bu gelişen hücrelerin vücudu oluşturulması gerçekten anlaşılması, akıl erdirilmesi mümkün olmayan bir mucizedir. Çünkü ayni tip hücreler, çoğalırken ayrışmakta, bir kısmı beyin hücresi, bir kısmı kalp, bir kısmı ise kemik gibi bütün doku ve organları meydana getirmektedir. Bütün organlar bu ayni tip hücrelerin çoğalmasından oluşmaktadır. Burada mükemmel bir düzen, kusursuz bir organizasyon vardir. Ufak bir karisiklik veya kaos hayatla bagdaşamaz. Mesela, bir safra kesesi hücresi beyinde gelisse beyin ortada kalmaz, salgiladigi asitle erir gider. Bu mükemmel organizasyon ve düzen hâlâ tam olarak anlasilabilmis degil. Yeni dogan bebege ben dikkat çekmek istiyor ve herkese soruyorum: “ bu bebekte bir seytanîlik seziyor
musunuz?” diye. Simdiye kadar bu soruyu sordugum hiç kimse olumlu cevap vermedi çok sükür. Böyle masum bir yavru 8hristiyan anlayisinda oldugu gibi) nasil günahkâr olabilir ki? Onu ancak biz büyükler günahkâr, sahtekâr ve yalanci yapabiliriz degil mi?

Insan hücresinin bir milyon adetini bir arada tutsak, ancak bir toplu igne büyüklügünde eder. Bu hücrelerin sayisi yüz trilyon gibi hafsalasi alamayacak kadar çok olmasina ragmen, insan “tek” bir canlidir. Içinde bir kismi bir tarafa diger kisimlari baska tarafa çeken bir yapi yoktur. Bu kadar karmasik bir yapida bu durum önemli bir tespittir.Vücudun En Küçük Yapisi Hücre

En Muhtesem Mucize

Insanin en küçük yapisi olarak bilinen hücre yeterince taninmadigi zamanlar da Darvin gibi kisilerce “içi su dolu oldukça basit bir yapi” olarak açiklanmistir. Oysa elektron mikroskopun gelisimiyle, çok kompleks, adeta bir fabrika gibi islevleri olan muhtesem bir yapi oldugu gözlemlenmistir. Yüz trilyon hücrenin tamami da hiçbir fasila vermeden görevini yapmaktadir. Hücrenin asil görevi protein üretmektir. Vücudun yaklasik 50 000 çesit proteine ihtiyaci vardir ve hücre bu proteini vücudun

ihtiyaci oldugu kadar üretmek zorundadir. Bu ihtiyaç vücudun çesitli yerlerinde hücreler de bulunan reseptörler vasitasiyla belirlenmektedir. Vücudun sürekli ihtiyaç duydugu hemoglobin, hormonlar, enzimler gibi elemanlarin hepsi proteindir. Hücre, DNA’lardaki genetik sifreyi sürekli kopyalayarak ve bu üretimi devam ettirerek canliligimizi sürdürmektedir. Hemen her yil hücrelerimizin %98’i yenilenmektedir. Bu demektir ki, biz her yil yeni bir vücuda kavusmaktayiz. Fakat hiçbirimizde bakis açisi, tavir ve kisilik degisikligi görülmemektedir. Bu çok ilginçtir ve bizim aslimizin bedenden ibaret olmadigini gösteren de bir delildir. Ilahi kitabimizin dedigi gibi, “her an yeniden yaratilmaktayiz”.

Genetik Sifremiz

Son asirda bulunan en önemli gelisme genetik ilmidir. Genetigin ortaya çikmasiyla hücrelerin ayni minval üzere çalismasi ve sistemli olusu açiklanabilmistir. Insanin her hücresinde 23’ü anneden, 23’ü babadan gelen 46 kromozom vardir. Bu kromozomlar içinde ise binlerce genetik yapi söz konusudur. Genler 4 farkli proteinin oldukça farkli sekillerde dizilmesiyle olusmus DNA zincirlerinden ibarettir. Bu dizilise “genetik sifre” denmektedir. Her bir DNA’da yaklasik 35 bin gen oldugu söylenmektedir.

Sifremiz

Bir insan bedenindeki her hücrenin içinde ayni genetik sifre vardir. Ancak, böyle olmasina ragmen, her organda DNA’nin farkli bölgesi aktiftir. Bu, hücrelerdeki müthis organizasyonun eseri olarak görülmektedir. Her insanda genetik sifrede farkliliklar görülmektedir. Bu yüzden her insan birbirinden kisilik ve yapisal farkliliklar gösterir. Genetik sifremizin dizilisi bir ihtimal dâhilindedir. Bilim adamlarinin açiklamalarina göre, bir ihtimal hesabina göre, ancak 10 üzeri 50’den sonra tesadüf ortadan kalkmaktadir. Oysa DNA zincirinin dizilis ihtimaline baktigimizda ise 10 üzeri 652 gibi bir durumla karsilasmaktayiz ki, bu takdirde burada “tesadüfe tesadüf etmek mümkün degildir.”Yani bu durumda tesadüfe inanmak aptallik olmaktadir.

Herkes özel

Her insanda hayvanlarda olmayan farkliliklar vardir. Her insani birbirinden farkli kilan özelliklerdir bunlar. Insanlarin göz bebekleri (iris) farklidir. Beyinlerinde farkliliklar vardir. En son gelismeler göstermistir ki, el ayamizdaki kilcal damarlar da farkli görünüme sahiptirler. Genetik sifremizin bir kismi farklidir. Siz bir tanidiginizi dünyanin en uzak bölgelerinde görseniz tanirsiniz. Bu da her insanin yüzünün farkliligindandir. Hatta her insana ayri bir barkot verilmistir bildiginiz gibi: parmak izi. Hatta yumurta
ikizlerinde dahi parmak izinin farkli oldugu bilinmektedir. Bu farkliliklarin hiçbiri hayvanlarda bulunmamaktadir. Bütün bunlar gösteriyor ki, Yaratan her insana önem vermis ve özenmistir. Yani her insan özel yaratilmistir.Estetik YönümüzHerkes özel yaratilmakla birlikte estetik de yaratilmistir. Bunu “altin oran” bahsinden anliyoruz. Asli büyük Islam âlimi olan Harezmî’den alinmis olana Fi sayilarinin birbirlerine oranina altin oran denmektedir. Bu sayilar, her biri bir öncekiyle toplanarak giden sayilardan ibarettir. 0, 1, 1, 2, 3, 5, 8, 13, 22 gibi. Bu sayilarin bir öncekine bölümü 13. basamaktan sonra sabitlenmektedir ve daima 1.618 çikmaktadir. Bu sayiya altin oran denmektedir ki, bu orani bilim adamlari tabiatta birçok varlikta gözlemlemislerdir. Insanda ise, birçok organimizda bu oran kendini göstermektedir. Ideal insan boyutu olan bu tipte, mesela yüzümüzün dikey ve yatay uzunluklari, kolumuzun kivrimlari arasi oranlar yaklasik bu orana uymaktadir. Bu orani büyük heykel ve resim sanatçilari kullanmislardir. “Allah her seyi ölçü içinde yaratmistir”( Kuran-i Kerim)


Estetik Yaratilis
Buradan anlasiliyor ki, insan ayni zamanda estetik yaratilmistir. Birçok ressamin veya sanatçinin uzaydan gelen canlilar diye çizdikleri resimlere bakarsak insandan daha güzelini çizmek mümkün olamamaktadir. Olmaz çünkü insan “en güzel kivamda, ahsan-i takvim üzere” yaratilmistir.Bedenin mükemmel isleyisiInsan bedeninin hangi bölümünü ele alirsak alalim her yerde mükemmel bir isleyis ve organizasyon görebiliriz. Bir kaos yoktur orada. Bir takim faktörlerle patolojik bir durum varsa, zaten atipik bir hücre olusumu ortaya çikar ki bünyeyi rahatsiz eder, kanserlesme söz konusudur. Kanser bu düzen içinde tipik olmayan hücre gelisimidir. Damar yapisi çok ilginçtir mesela. Damar içinde hiçbir trafik memuru ve kurali yoktur ama on binlerce madde her biri bir tarafa kosustur-

maktadir. Hiç biri vazifesini ve hedefini sasirmaz. Bu arada kan içinde gezen ve durum tespiti yapan reseptörler vardir. Örnek verecek olursak TSH denen hormon, tiroid hormonunun kandaki seviyesinin düsük oldugunu fark ettigi anda tiroid bezini uyararak tiroid hormonunun daha fazla hormon salgilamasini saglar. Bunun tersi de söz konusudur. Ayni sey kandaki seker oraniyla veya çok farkli bir takim maddelerle de ilgili olarak müthis bir düzen içinde devam eder gider.GözGözümüzün yapisi bir baska harikadir. Son zamanlarda anlasilan en önemli sey, gözün gören organ olmadigidir. Göz sadece fotograf çeker. Görme merkezi, beynin en arka bölgesindeki karanlik bir bölgedir. Bu bölge de görüntü islenir ama yorumun yapildigina dair kesin bir bulgu tespit edilememistir. Darvin bunlarin henüz tam olarak anlasilamadigi günlerde bile, “gözün yapisini düsündükçe uykularim kaçiyor, evrim teorisine bir türlü oturtamiyorum” demisti.BeyinBeyin vücudumuzdaki en önemli organimizdir. Bütün vücudun idare merkezi olarak görülmektedir. Hâlâ tam olarak anlasilamamis ve ilim adamlari tarafindan bir “muamma” olarak tanimlanmasina ragmen en çok arastirilan ve merak edilen bir organdir. Beyin içinde çok farkli bölgeler vardir. Duyu merkezi, hareket merkezi, konusma, isitme merkezi gibi. Mesela, susamisligimiz, açligimiz, vücut isimiz gibi bir takim özelliklerimiz, beynimizin orta ve alt bölgesinde bulunan ve sadece 4 gramlik hipotalamus tarafindan kontrol ve takip edilmektedir. Hafiza merkezimiz de yine ayni yer ve büyüklükte hipocampus’tür ki 25 milyon ciltlik bir kapasiteye sahiptir. Bütün bunlarin bilinmesine ragmen bu güne kadar beynin bir idare merkezi ise bulunamamistir.


Allah Zar Atmaz
Beynimizi bir bilgisayara benzetenler çikmistir. Fakat, dünyanin büyük beyin cerrahi Prof. Dr. Gazi Yasargil, “bilgisayar 2 boyutlu, beyin ise 11 boyutludur. Biz bunun sadece 4 boyutunu -onu da tam olarak degil- bilmekteyiz” demektedir. Stevan Hawking ise, “bilgisayar bir solucan beyni kadar bile zeki degildir” demistir. Peki bu mükemmel organimizi idare eden merkez neresidir? Bilim adamlari “ beyin üstü bir güç” demektedirler. Bu güç nedir?RuhBeynin üzerindeki bu güç ruhtur. Beyin sadece bir kumanda odasidir. Nasil ki, bir uçakta pilot kabini ne kadar muhtesem dizayn edilmis olursa olsun, uçak pilot olmadan yillarca dursa uçamaz, mutlaka bir pilota ihtiyaç vardir. Iste bedeni harekete geçiren pilot da ruhtur. O

olmadan harekete geçemez. Ama ruh bedenden farkli bir boyuttadir, yani bu dünyanin boyutlarinda degildir. Bu sebeple, insan bedeninin ölümlü, sinirli olmasina ragmen, ruhu sonsuzluk arzusu içindedir. Insandaki ölümsüzlük arzusu ruhundan kaynaklanmaktadir.


Bir Ben Vardir

Yunus Emre “Bir ben vardir bende, benden içeru” derken ruha isaret etmektedir. Bir baska yerde ise, “Ete kemige büründüm, Yunus diye göründüm” diye ruhun gerçegini çok güzel ifade etmektedir. Sinirli bir bedene hapsedilmeye çalisilan insanoglu, daima sonsuzluk arayisindadir. Bu yüzden bedenle ruh uyumsuzlugu sonucu sikintili, huzursuz insan ortaya çikmaktadir. Insanin bu durumu bilip, çözümlemesi ve huzura kavusmasi gerekmektedir. Bu yüzden insan daima arayis içindedir. Mutasavviflar insan bedenine “ten kafesi” derler, ruh bu kafese hapsedilmis durumdadir. Insan nefsinin istekleri hirsla birlesince maddî tatminle mutlu olma gayreti sonucu, ruhun manevî tatmini ihmal edilmekte insan gerçek saadete ulasamamaktadir. Öyle ki bazen insanlarin yaptiklari karsisinda hayvanlar bile masum kalmaktadir. Avini yakalayip karnini doyuran bir aslan avin kalan
parçalarini birakip gider, ondan baskalari beslenebilir, yeniden acikincaya kadar da baska bir avla ilgilenmez. Insan öyle mi ki? Doymak nedir bilmez ve daima daha çok ister. Yani haddini bilen hayvana karsi doyumsuz ve sinirsiz insan.

Akil-zekâ


Ten Kafesi

Zekâ insana dogustan verilmis bir melekedir. Esyayi ve problemleri idrak ve algilayabilme kabiliyetidir. Kismen arttirilabilmekle birlikte, kazanilmis degildir. Akil ise, zekânin insanin faydasina kullanabilmesi diye kisaca açiklayabilirim. Insan zeki olabilir, fakat akilli degilse mahvina sebep olabilir bu zekâsi. Birçok üstün zekâlinin veya dâhinin intihar etmesi bu durumu açiklamiyor mu? Akil insana verilmis en önemli melekelerden biridir ve genellikle sonradan kazanilir. Ilahî kitaplar hep “akil sahiplerine” hitap etmektedir, zekilere degil. Insan iste bu akil sayesinde, hayvanlara üstün olmaktadir. Bes duyudan sinifta kalan insan, akilla bu açigi kapatip bütün dünyayi kontrolü altina alabilmektedir. Cep telefonlari yapip, dünyanin öbür tarafini dinleyebilmekte, araçlar yapip en hizli hayvanlarin tozunu attirmakta, güçlü görme cihazlariyla kartalin gördügünü basitlestirmektedir. Böylece kendisinin kullanimina verilen dünyayi en üst seviyede degerlendirmekte, ona hâkim olabilmektedir. Disi sükûn ile zahir Bütün bu gücüne ragmen kendine hâkim olamayan insan, çatismali, huzursuz bir mahluk olarak görülmektedir. Sadi Sirazî, “disi sükûn ile zahir, derûnu mahserdir” ve “insan bir damla kan binbir endise” diye tanimliyor insani. Çatismali “nefs” (benlik) sahibi olan insan içindeki bu huzursuzlugunu ve doyumsuzlugunu güç sahibi olma pesinde kosarak ve bir takim maddi tatminlerle kapatmaya çalismaktadir. Bu sebeple batida kapitalist zihniyet çok az sayida insanin mutlu ve güç sahibi olmasi anlayisini getirmistir. Bunun sonucunda büyük bir toplumsal dengesizlik olusturmustur. Mesela, ABD’de 400 aile, yüzeli milyon Amerikalinin toplamindan daha zengin hale gelmistir. Bu Niçe’nin “üstün insan” anlayisinin bir sonucudur. Baskalarini düsünmeyen kibirli, üstün güç sahibi insan… Fakat bu zenginlerin arasinda bile intihar edenler mevcut olmasi bu zihniyetin üstün insana bile saadet getirmediginin ispatidir. Insanin bir görevi de aslinda, kendi disiyla iliskileri, birbirine bakisi ve çevreye yaklasimi açilarindan dünyayi cennete çevirmek olmasi gerekirken, maalesef cehenneme çeviriyoruz. Kendi menfaatlerimiz için milyonlarca insanin ölümüne sebep olabiliyoruz. Yanlis uygulamalar sonucu ozon tabakasinin delinmesine sebep oluyor, ama hâlâ ticarî kaygilarla bu uygulamalara devam ediyoruz. Kullanilan zararli katki maddeleriyle milyonlarca insanin kanserlesmesine sebep olabiliyoruz. Bunlar insanin her seyi mesru kilip asiri güç arzusunun bir sonucudur. Oysa bu insan kendi tansiyonuna bile hâkim olamamaktadir.

Ben Yarattim ve Hiçlik
Insanin huzuru için gelinen bu çikmaz sokak bu günkü ilahi mesajlarla baglantisini kesmis ilmî anlayisin bir sonucudur. Felsefeciler de bu baglantilari kesik oldugu için asirlardir insanligi çikmaz sokaklara sokmuslar, insana bir çikar yol gösterememislerdir. Aslinda ilimin de dinin de gerçek hedefi insanin mutlulugudur. Einstein “ben kâinatin niçin yaratildigiyla ilgilenmiyorum. Benim derdim nasil yaratildigidir” diyordu. Hakliydi, çünkü niçin yaratildigi dinin konusudur. Hz. Ali de “Dinsiz ilim kör, ilimsiz din topaldir” diyordu. Ilim dinden kopuk oldugu takdirde insan gibi birçok konuyu açiklayamadigi gibi, “ahlakî” olani kaybedecektir. Kutsali olmayana güvenilmez. Din ilim adamlarina “her seyi arastirabilirsiniz sonuna kadar, fakat lütfen ahlakî olun. Aksi takdirde insani mutsuz eder, dünyayi cehenneme çevirirsiniz” demektedir. Bugünkü gelismeler bunu dogrulamiyor mu?Yalan dünya ve gerçek adaletBir çok türkülerimizde “yalan dünya” diye farkindaligimizi dile getirmekle birlikte bu dünyaya kanmaktayiz. Dünya adeta bizi içine çekmekte kendine uydurmaya çalismaktadir. Herkes kendi sonunu hazirlamaktadir oysa. Dünyayi bir tiyatro sahnesi olarak görebiliriz. Orada hangi rolü aldigimiz degildir önemli olan, aldigimiz rolü nasil oynadigimizdir. Çünkü insan bu dünyada imtihandadir. Herkesin imtihani da farklidir. Bazilari zenginlikle, bazilari fakirlikle, bazilari da hastalik, sakatli ve bazi yoksunluklarla bu sinava tabii olur. Herkes bu dünyada yaptiginin karsiligini bu veya baska bir âlemde çekecektir, yani ilahî adalet mutlaka gerçeklesecektir.


Herkes Kendi Cezasini Öder

-Bu dünyada her sey izafîdir(göreceli). Yani bakis açimiza baglidir. Büyüklük, agirlik, tatlilik, aci, güzellik, mutluluk gibi. Hz. Mevlana bunu bildigi için
“Dostum, sen tamamen düsünceden ibaretsin,
Geriye kalan et ve kemiksin.
Gül düsünürsün, gülistan olursun,
Diken düsünürsün, dikenlik olursun” diyor.
Insan her seye güzel bakarsa, güzel görür, güzel görünce de mutlu olur. Ayni zamanda elinde olanla yetinen “sükür sahibi”dir o. Insan huzur ve mutlulugunu ancak böyle güzel bakarak ve her türlü anlayisin temeline “insan”i koyarak basarabilir. Bizim medeniyetimiz insan temelli bir medeniyettir. Orada “üstün insan” anlayisi yoktur, ideal olan “kâmil insan”dir. Kâmil insan sadece Allah’a bagli, tevazu sahibi, bütün insanligin mutlulugu ve kurtulusu için mücadele veren yüce insandir. Insan idealleri oraninda degerlidir.Idealler daima insan-
lik için olmalidir. Aksi takdirde, hayvanlar da da yemek, içmek, kendini düsünmek ve sehevî duygular vardir ve yüksektir. Insani ulvî düsünceleri ve idealleri yüceltir, kahramanlastirir, ölümsüzlestirir. Yani, insan maddeyle tatmin olmaz ama insanligin hizmetinde olarak manevî yücelisle ancak tatmin olabilir.
Kalp ve gönül
Burada bahsedilen kalp, anatomik olarak bildigimiz damarlarimiza kan pompalayan organ değildir. Sevginin, askin, duyguların mekânı, yani metafizik (manevî) âleme açılan gönlümüzdür. Gerçek insan olma vasfını biz onunla kazanırız. Beden (ten) kafesine hapsedilmiş insani özgürleştiren, onu sinirli hayatin dışına çıkarabilen soyut organımızdır bu kalbimiz. Öyle ki yüce Yaratan bunun için “yere göge sığmadım, mümin kulumun gönlüne sığdım” buyuruyor. Yüce Allah’in gönüle ne derece önem verdiğinin bir göstergesidir bu hadis-i kutsî. Yunus Emre’de bunu bildiği için “temiz et gönül evini yâr gelecek kondurmaya” demektedir. insan gönlü ne derece muhabbet doluysa diğer insanlara karşı, o kadar yüce ve saygı değerdir. O insan da o derece büyük ve kâmil insandır. Hz. Mevlana “benim kalbimin kapısında kol yoktur. Bu yüzden istemediğim kisi giremez oraya” derken gönül kapısının içerden açılmadıkça içeri girilemeyeceğini izah etmektedir. insani yücelten ve değerli kılan iste bu kalbidir, gönlüdür.
Ölüm yok oluş mu?Hayatin mutlak gerçeği olan ölüm kesinlikle bir yok oluş değil, ruhun beden tasarrufunun sona erişi ve başka bir boyuta, ölümsüz âleme geçiştir. Oyun bitince sah da piyon da ayni kutuya konur. Fakat ruhlar imtihanın sonucunu göreceklerdir. iman ehli ve iyi olan insanların ruhları bu yüzden Mevlana gibi ölümü gülerek “seb-i aruz” olarak karşılar. O gerçek Sevgili’ye kavuşma anidir. Kendinden emin olmayan ve inanç problemi olanlar, ölüm korkusuyla her gün adeta ölüp ölüp dirilirler. Oysa ölüm gerçeğine vâkıf ve hazırlıklı insan için daha güzel bir âleme geçis anidir, böyle bir stres yapmaz.insanın Gerçek Değeri Bati medeniyetinin güç merkezli anlayışının getirdiği ideolojiler sonucu insanlık son asırda çok büyük travmalar yasamış, sırf Avrupa’da milyonlarca insan sebebini bilmeden birbirini öldürmüş, milyonlarcası perişan olmuştur. Afrika’da sömürülen toplumlar açlık ve yoksullukla karşı karşıya kalmışlardır. Bu ideolojilerin hemen hiçbiri insani merkeze alamamış, önemsememiş, güç veya maddî unsurları temel alan bir anlayışla insana daima yüzeysel tatmin yolları sunmuştur.

Baska Güzellerden Selam Var

Daima insan merkezli olan ve insani en serefli mahlûk (esref-i mahlûkat) kabul eden Islam medeniyetinde ise bütün insanlar degerlidir ve hiçbir ayrim yapmadan insana saygi temel deger olarak kabul edilir. Yüce Allah’in insan gönlüne bakisini söylemistik. Hz Ali’nin su sözü insanin değerini ortaya koyması açısından oldukça önemli: “Ey insan sen kendini küçük bir cisim mi sanırsın? Oysa bütün âlem sen de gizlidir”. Pakistan’in büyük sairi Muhammed Ikbal’in su sözü de vermek istediğimizi çok güzel özetliyor: “Ben insana sığabilene kâinat, kâinata sığamayana “insan” derim”. Maddî boyut olarak esâmesi okunmayan bir varlığın gönlü ve idealleriyle, misyonuyla ne kadar büyüyebildiğini çok
güzel ortaya koyuyor. islam’ın yüce peygamberi Hz. Muhammed (S.A.V.) ise, bir gün tavaf esnasında dönüp Kâbe’ye bakarak “ey mübarek yapı, ne kadar güzel olursan ol, bir müminden daha yüce ve değerli değilsin” buyuruyor. insan taşıdığı değerin kıymetini bilirse o zaman sonsuzluk denizinde yüzen, Allah’tan başka hiçbir şeye kul olmayan, özgür ve kâmil insan olarak yücelecek ve gerçek saadete ulaşacaktır.

Muhabetlerimle… Dr. Kemal Tekden
Sözlerimi Galip Dedenin meşhur mısralarıyla sona erdiriyorum:
Hosça bak zatina kim zübde-i âlemsin sen
Merdim-i dîde-i ekvan olan ademsin sen.
( Kendine değer ver ve iyi bak, çünkü sen âlemin özüsün. Kâinatin gözbebeği olan insansın sen.)
Değerli dostlar, adeta bir derya gibi konu olan insani size “deryadan bir damla” olarak tanıtmaya çalıştım. Her bir konu başlığını ne kadar anlatsam az. şimdilik bu kadarla yetinin lütfen.
Hepinize saygılarımı ve muhabbetlerimi sunuyorum.